Bedirhani ailesinin çok köklü bir aile
olduğu ve geçmişi çok eskilere kadar uzandığı tarihi
belgelerle bilinmektedir. Bu aile Kürt halkının güvenini
kazanmış, her dönemde Kürt halkı nezdinde saygınlığını
koruyabilmiş ve Kürt tarihine damgasını vurmuş ender
ailelerden biridir. Özellikle Botan bölgesinde asırlarca
hükümran olmuşlar ve zaman zaman bu hükümranlıklarını
genişleterek Kürtlerin bulunduğu coğrafyanın tamamına
teşmil etmişlerdir. Bu uzun süre içinde çok parlak
dönemleri olduğu gibi bazı kötü ve sıkıntılı günleri de
olduğu tarihî bir gerçektir. Emîr Bedirhan adlı eserde
ifade edildiği gibi bu aile Osmanlılar döneminde iki
büyük felaketle karşı karşıya gelmiştir. Bunlardan
birincisi Yavuz Sultan Selim döneminde olmuştur.
Günümüzde Bedirhani soyundan gelen bazı aileler
tanınmamaktadır. Bedirhaniler ve Cizîra Botan Sitesi
olarak bu eksikliği görüp Bedirhani ailesinin genel bir
seceresini çıkarıp yayınlamaya kara verdik. Bu konuda
bilgi sahibi olan veya Bedirhani Ailesine mensup olan
kişilerin bize yardımcı olacağını umuyoruz...
Görüşlerinizi veya elinizde bulanan kaynakları bizimle
paylaşmanız bizleri mutlu edecek ve birçok aile
mensubuyla tanışma imkanına web sitemiz aracılığıyla
sahip olabileceksiniz. Görüşlerinizi ve katkılarınızı
bekliyoruz...
Bir Kürt prensesi olan Leyla Bedirhan'ın
yaşam öyküsü
kitaplaştı. Avesta Yayınları tarafından okuyucunun
beğenisine sunulan kitapta, 'Ötekinin sesi'
olarak
tanımlanan Leyla'nın sıradışı yaşamının yanı
sıra,
vaftiz kızı Lozanlı Leila ve kitabın yazarı
Leyla
Safiye olmak üzere 3 Leyla anlatılıyor.
'Leyla / Bir Kürt Prensesinin Öyküsü' adlı
kitap
Avesta Yayınları tarafından okuyucunun beğenisine
sunuldu. Leyla Safiye, Avrupa basınında yer
alan
yazılardan ve vaftiz kızı Lozanlı Leyla'nın
anılarından Kürt balerinin resmini oluşturdu.
Yahudi
bir anne olan Henriette Hornik ile Bedirhan
ailesinden
bir bey olan Abdurrezak Bedirhan'ın kızı Leyla
Bedirhan, Avusturya'da dans eğitimi aldıktan
sonra
Doğu egzotizmini yansıttığı dansları ile ünlü
bir
balerin olarak Avrupa'da tanınır.
Akşam
karanlığı henüz çökmüştü, karanlık, tepede
filizlenen yıldızların cılız aydınlığıyla
laciverde çalıyordu; ay daha üç günlüktü,
civandı, ince belliydi; ağustos böceklerinin
dinmeyen cırıltısı dört koldan sarmıştı
ortalığı. Zap'ın gürül gürül sularında yıkanan
serin dağ yelleri ılgıt ılgıt okşuyordu
tenleri. Her şey o kadar güzeldi ki... Düşman
ordusuna günlerdir darbe üstüne darbe indiren
Mir, büyük kıl çadırının önünde kocaman
sarığı ve askeri kıyafetleri çinde kurmaylarıyla
önemli bir toplantı yapıyordu.Ulaklar geldiler
sonra, geceye zehrini akıtan bir engerek
gibi sokuldular: “YEZDANŞÊR CİZRE’Yİ DÜŞÜRDÜ!
YEZDANŞÊR CİZRE’Yİ DÜŞÜRDÜ!....” Herkes
Mir’e baktı, Mir kimseye bakamadı, bağdaş
kurduğu yerde bir heykele döndü; herkes
ejderhanın ağzından püskürecek lavlara çelikleştirdi
gözlerini, Mir’in gözleri ölgündü oysa,
dili damağı kupkuru! “YEZDANŞÊR CİZRE’Yİ
DÜŞÜRDÜ!” Mir’in yüreğindeki en güvenli
kale düştü....